|
|
|
ALTININ TARİHİ |
|
Altın...
Tarih boyunca uğruna savaşlar yapılmış, ülkelerin zenginliği onunla
ölçülmüştür.
İspanya Kralı Ferdinand ile Kraliçe İzabella'nın Kristof Kolomb'u
gemilerle Hindistan'a göndermek için yola çıkarmalarının arkasında da
altın elde etmek arzusu yok muydu? Hindistan diye yola çıkan Kolomb'un
bilmeden Amerika kıtasının keşfetmesi altın hevesiyle altının dayanılmaz
cazibesiyle olmamış mıdır?
İnsanlar en değer verdikleri varlıklarını altının kıymetiyle mihenge
vurmuş, onun değeriyle değerlerini daha da artırdıklarını
düşünmüşlerdir. Musevilerin kutsal yedi kollu şamdanından, Hz. İsa'nın
ikonlarına, Hz. Muhammed'in ayak izinden hırka-i saadet mahfazasına ve
Kabe'nin örtüsündeki kilolarca altın sırmaya kadar tüm kutsal bilinen
değerler altınla süslenmiş, altına gark edilmiştir.
Hükümdarlığın simgesi olmuştur altın...Şark hükümdarlarının değerli
taşlarla süslenmiş som altından tahtlarından, Avrupa krallarının
başlarındaki taca kadar iktidarın sembolüdür altın...
Kısacası, öyle bir gelenektir ki, dünya durdukça sökülüp atılmayacak,
silinip kazınamayacak bir kültür oluşturmuştur. Sadece dini ve siyasi
otoriteler, asiller ve büyük zenginler mi? Hayır. Her sınıf insan için
altın, ömrünün her döneminde hayatına anlam katan değerli bir maden
olagelmiştir. Doğan çocuğun dünyaya, evlenen kızın dünya evine altınsız
girmesi anne babalar için hicran yarasıdır. Ne yapıp yapıp altının sarı
güzelliğiyle tanıştırırlar yavrularını...Hasadını kaldıran köylü, sarı
buğday başaklarının sarı liralara dönüştüğünü gördüğü an çektiği
çileleri unutabilir ancak...
Kuğu gibi bir boyunda gerdanlık, beşibirlik; narin bir bilekte bilezik,
zarif parmaklarda bir yüzük, kulak uçlarında birer küpe...Yelek cebinde
bir saat kordonu, ceket cebinde bir sigara tabakası, gömlek kolunda
parlayan bir düğme...Melek gibi bir yavrunun omuzbaşında takılı kem
gözlerden koruyan bir nazarlık...
Bunlardan nasıl vazgeçebilirsiniz? Bunları yok farzetmek, bir kültürü
silmekle aynı anlama gelir. |
|
|
|